facebook twitter instagram youtube html5 sitemap Bizi Takip Edin

Rahatlama tuzağı

Rahatlama tuzağı

Rahatlama tuzağı

Bazen hayat bize hediyeler sunar, Gerçeğin içindeki gerçekle yani hakikatle karşılaşma şansını bırakıverir avucumuza. İşte o kavşakta ne yapacağımız, hikâyemizin geri kalanının şekillenebilme olasılığına yaklaştığı bir kapı aralığıdır.

O kavşakta ya o aralıktan sızan ışığı yakalar ve kapıyı hafifçe iteriz ve gözümüz de kamaşsa o ışığa cesaretle bakarız. Ya da korkarız o ışıktan ve kapıyı geri kapatırız.

Bu kapatmayı içimizde meşrulaştırmak gerekir yoksa masallardaki kırkıncı kapı gibi hep merak ederiz orada aslında ne olduğunu. Açamadığımız kapıyı unutabilmenin en kestirme yolu o minik sızıntıyı gördüğünü yaymakla mümkündür. Işığı gördüm, ışığı gördüm diye için için övünmeye başlamışsak maalesef hakikat kaybına giden umutsuz vakalardan birisi olduğumuzu da anlayamayız hiç.

Kaçarız. Evet... En kolayı budur çünkü. Hakikatimizden her kaçış yüzeyde bir rahatlama yaratır önce. Doğrudur; ancak bu kaçışın bedeli, hakikat kaybıdır. Ve beden bunu aslında anlar, ve sana anlatmaya çalışır.

Sorun şu ki, rahatlama sandığımız şeyin aslında ne kadar yüzeysel bir rahatlama tuzağı olduğunu içiyle "gerçekten temas" edenlerin okuyabileceği bir dili vardır bedenin. Bunun bilgi olarak kıymetinin bilinmesine de ayrıca ihtiyacı vardır.

Çünkü kulak verebilme ve denilenleri duyabilme cesareti olanların varabildiği bir eşiktir burası...

Kendiyle yüzleşmek demiyorum dikkat edin, kendinize sahici bir şefkatle bakabildiğinizde, onunla içtenlikle buluşup kucaklaşabildiğinizde gerçekleşir ancak bu temas.

Çünkü bu buluşmada kimseler yoktur artık. İşte burası çok önemlidir. O sarılışta kimseler olmamalıdır.

Sarılmanın pozu değil kendisinin gerçekleşebilmesi için bir başınalık şarttır. Kural olduğu için değil öyle icap ettiği için. Kendini bunca yıl sıkmış olanlarda samimi buluşmalar, kendiyle başbaşa iken olabileceği için ancak.

Belki çok ağlar insan başta, belki sadece gözleri dolar. Kendine sarılmak ister içtenlikle. Yanağını okşamak ister.

"Ah be çocuğum der kendine, hiç mi elinden tutmadım senin. Hep mi tribüne oynadım."

Aynur Uluç