facebook twitter instagram youtube html5 sitemap Bizi Takip Edin

birlikte öğrenmek

birlikte öğrenmek

biz dünyanın efendisi değiliz. onun bir parçasıyız. ve onunla bütünleşebildiğimiz ölçüde bulacağız aslında kendimizi de. katman katman oluşan taşlara bakın... milyonlarca yılın hikâyesini anlatır size... kafanızı kaldırın gökyüzüne bakın... müthiş bir evrenin hikâyesini anlatır... kulağınızı dayayın dinleyin toprağı... bütününe bakıldığında ancak bir domatesin kabuğu kadar kalın olan üst tabakasının altında kaynayan bir denizin hikâyesini anlatır size... ateşin hikâyesini... zamanın hikâyesini... milyonlarca yıl önce kopmuş olduğu yıldızın hikâyesini anlatır. aktif tanığın böylesine çok olduğu bir gezegende anlatıcı olmakla değil dinleyici ve öğrenici olmanın hevesi ve coşkusu ile gitmiştim fethiye'ye. çocukların ellerine bakmak için gitmiştim. bir parçası oldukları evrenin o kadar da çok kirletilmemiş izlerini taşıyan gözlerinden ve seslerinden akacak renkleri duymak için gitmiştim. tek sorun vardı; hızla öğretiliyorlardı. hızla uzaklaşıyorlardı kendilerini oluşturan doğadan. ama yol yakındı, yaşları yeterince yol almamıştı. benimse çocuk gözlerim vardı. öğretmekten çok birlikte öğrenmeye hevesliydim. karşınızdakilerin öğretmek istediğiniz şeyi öğrenmek isteyip istemediğine bakmadan sadece elinizdekini öğretmeye endekslenirseniz onlar bunu hisseder ve kendisini henüz hazır olmadığı bu bilgiden korur. ezberleyebilir, tekrar edebilir isterseniz ama içselleştirmez. ya reddeder için için ya da bilgileri hap gibi almaya ve onu kendisinin sanmaya başlar. ancak bir coşkuda buluşabilirse hevesler, birbirini katlayarak birbirine yaslanarak birbirinden el alarak yol alabilir... gözleri pırıl pırıl bakan bu çocuklara apaçık baktım; tüm çıplaklığımla, tüm acemi çocukluğumla baktım. birlikte oyun oynayalım diye gitmiştim oyunla baktım. beni gördüler... içimdeki o meraklı hevesi gördüler. elimizi serbest bırakalım dedim; güneş ne renktir... sarı denmeliydi ilk önce ki aşalım orayı... aştık...peki başka ne renktir... kırmızı... elbette... elbette... peki mor olabilir mi... aaaa neden olmasınnnn. o halde ten rengi de olabilir... yeşil de olabilir; mavi de... peki ayakları olabilir mi her bir ışını ayrı yere gidecek olan. ayrı birer gezgin olabilir mi gözleri... olabilir elbette. hevesimiz coşmuştu... şiirimi< coşmuştu. masaldan masala, oyundan oyuna koştuk kaç gün boyunca savurduk çizgileri, renkleri... ve her birini sergiledik ortaya çıkanların... her çocuk biricikti; elinde gözünde gönlünde akanla. her birinin içinden geçen şiir biricikti. çizdikleri de öyle oldu... fethiye'de dokuzuncu yılıymış festivalin geçtiğimiz mayısta. iyi ki dahil olmuştum bu ahenge. elimde şiir sepeti her bir çocuğa ayrı seçtiğim şiirlerle yanlarına gelmiştim ve diğer elimde koskoca bir sürahi su... çocuklarla şiirleri ağlayarak, gülerek, alay ederek, mızıldayarak, öfkeli, sakin, rock gibi, rep gibi okumuştuk. aklımıza gelen bin bir çeşitle oynarken sözcükler eşlik ediyordu imgelemlere. her şeye dokunuyorduk. atıyor biçiyorduk. ekliyor çarpıyorduk özgürce; içimizden dışımızdan şarkılar söylüyorduk.. içimizden geçeni renklere dökmek kolaydı artık. içinde olduğumuz bu gezegen koskaca bir evrenin parçasıydı ve o parçalar da içinden kopup geldiğimiz yıldızların tozlarını taşıyordu ellerimizde. kendimizi içine katıp akıttığımız renklerimiz de... halâ çocuklardan mektuplar alıyorum. ellerini serbest bıraktıkları resimler alıyorum. selâmlar alıyorum selâmlar verirken... birbirimize ve kendimize temas ettik bir kere... yolculuk çağırıyor sinyaller alıyorum.

aynur uluç